İyileşiyorum/Sertap Erener

Buxvertise / Katılın-Kazanın

Neobux / Katılın- Kazanın

Translate

20130218

9 ADET E-KİTAP (PDF)

 

  Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi – Ayfer Tunç

 Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi, inanılmaz bir hızda seyreden, durmadan kendini çoğaltarak gelişen bir roman. Mekân ve zaman sınırı tanımayan, bir ucu 19. yüzyılda, bir ucu günümüzde, yazınsal bir Türkiye panoraması. Şaşırtıcı bir öykünün bittiğinin sanıldığı yerde, okuru olmadık bir öyküyle yeniden afallatan bir insan manzaraları kitabı. Bir Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı kült kitabın yazarı Ayfer Tunç, bu kez, Karadeniz`in küçük bir kentinde denize sırtını dönmüş bir akıl hastanesinden yola çıkarak, akıllara durgunluk veren kişilerin yaşam zincirlerinden müthiş eğlenceli bir roman örüyor. Yalan Yanlış, yaklaşık yüz yıllık bir kesitte, siyasal ve toplumsal dönüm noktalarının insanların yaşamlarında bıraktığı izleri sürüyor. Yalan Yanlış`ı soluk soluğa okurken, Türkiye`nin bütün hallerini yaşayacak, belki de insanlığın ortak hikâyesiyle yüz yüze geleceksiniz. (B İ L G İ : Y A Y I N E V İ )

 

 

 

 

   Sen Daha Çocuktun – Turan Parlak

1980 yılı öncesiyle de sonrasıyla da bir karanlığa işaret eder bu coğrafyada yaşayanların zihinlerinde. Bir tür milat olduğu söylenir, yazılır; anlamaya çalışırız. Nasıl bir milattır ki bu iki tarafı da birbirinden karanlıktır? Madalyonun iki yüzü de birbirinden kötü olabilir mi? Dönemin kahramanları mahkemelerde, karakollarda, dağlarda, sürgünlerde onca karanlıkla hesaplaşmak zorunda kaldılar. Etkileri toplumun dokusunu geri dönülmez bir biçimde değişikliğe uğrattı ama zaman öyle çabuk gündelik yaşamı tarihe dönüştürdü ki, şimdilerde o günlere dair yaşananları çok uzakta kalmış bir kabus gibi hatırlamakta zorlanıyoruz. Belki de hatırlamak istemiyoruz. Çünkü günü yaşamamız gerekli: Önümüze çıkardığı yeni sorunlarla boğuşmamız gerekli. Üstelik insan denilen varlık çok çabuk bozulan biyolojik bir malzemeden oluşmuş: 1980′de yirmili yaşlarında olanlar şimdi kırklı yaşlarında, yaşamlarının orta yerinde başka birileri olarak yaşıyorlar.
Turan Parlak’ın Sen Daha Çocuktun adlı romanı seksen sonrasında tutuklanıp idama mahkum edilen bir gencin yaşamından ayrıntılı kesitler sunarken hapisane, askerlik ve aile kurumlarını mercek altına alıyor. Yirminci yüzyılın son yıllarında bu coğrafyada muhalif bir gencin sancılı büyüme sürecine tanık olurken ister istemez yaşamın ne kadar dönemeçli olduğunu fark ediyorsunuz. Kesintisiz bir macera olarak okunabilen bu romanda anlatılanlar o karanlık miladı günümüze ustaca taşıyor ve kendimize bazı şeyleri yeniden sormamızı sağlıyor.

   Son Antlaşma – Can Eryümlü

 

“Son Antlaşma” yı okumaya başlayan herkes onun sadece insanı içine çeken bir roman değil, aynı zamanda bir davetiye olduğunu hemen anlayacaktır. Okuyanı yolculuğa çıkmaya davet eden bir roman bu; üstelik iki nokta arasındaki mesafeyi tüketmekle sona erecek bir yolculuk değil . Zamanda ve mekanda yol alacağınız; tarihi, uygarlıkları ve bizzat “insan”ı alışılmışın dışında bir pencereden seyredip tüm bunlar üzerine yeniden düşünmek zorunda kalacağınız farklı bir yolculuk. Rotayı sadece kaptan biliyor. Ama bilinmedik yollara sapıyor diye ondan şikayet etmeye ne haliniz ne de vaktiniz olacak; altüst olmuş zaman ve mekan kavrayışınızı tekrar ayakları üzerinde görmekten başka bir şey istemeyeceksiniz. Sizce de fazlasıyla baştan çıkarıcı bir davet değil mi bu?
Bu yolculuğu beylik ulaşım araçları ile yapmak mümkün değil elbette. Bir grup bilim adamı/kadını Odysse adını verdikleri organik parçalardan oluşan bir bilgisayar, bir zaman makinesi yapar ve onunla ilk yolculuklarına çıkarlar ; hem de bizi de yanlarına alma nezaketini göstererek. İkinci Dünya Savaşını bildiğimizden daha önce bitirmeye çalışırlar. 1943 yılına gidip Büyük Sahra Çölünde bir iç deniz yaparlar. Bilinen bütün dengeler değiştiği için, o savaşı başka bir sona ulaştıran alternatif bir tarih gelişir. Sonra Adem ile Havva, Cennet Bahçesi, Süleyman ile Sabalı Belkıs, Musa, İbrahim, Nuh, vb. öykülerinin içinde buluruz kendimizi. Anlarız ki, aslında sadece zaman makinesinin roman kahramanlarını götürdüğü yerlerde; Hindistan’a ve Budizm’e, Güney Amerika’ya ve Maya dinine, uzay istasyonlarına ve geleceğin dinlerine, ayrıca zamanın kendisine doğru genişleyen bir coğrafyada değil ; Tevrat öykülerinin içinde yolculuk ediyoruz: Cennet bahçesinin yapılması, Adem’in yapılması, Şeytan’ın onu kandırması, cennetten kovulma; her şey bir kere daha yaşanıyor gözümüzün önünde.
“Son Antlaşma” Tekvin (Çıkış) ve yaratılış konusunda alternatif bir bakış. Tarihte yazılmış belki de en ilginç kitap olan Tevrat’ın coğrafyası içinde bir zaman yolculuğu. Eski ve Yeni Ahit (Antlaşma) ‘e yönelik çok farklı bir yorum. Üstelik zaman makinesinin geçmişten ve gelecekten taşıdığı insanlardan (insanla birlikte taşınanları burada sayabilir miyiz?) , renkli ve meşhur kişiliklerden (M.Monroe vb.) , yazılı olmayan bir tarihe tanıklık etmekten kaynaklanan baş dönmemiz biraz hafiflediğinde anlıyoruz ki, Can Eryümlü ” Son Antlaşma’da insanı, sadece insanı anlatıyor. Var olduğundan bu yana , hatta geleceğe değin, insan oluşun esasları üzerinde düşünüyor; farklılaşmaları, benzerlikleri, çatışmaları , tapınma kültürleri ve daha bir çok yönü ile insanın bu dünyadaki macerasını yeniden anlamlandırma çabasına girişiyor. Bu yolculuk davetine icabet edenler insanlık tarihinin en eski , en temel sorularını kendi kendilerine bencileyin bir daha soracaklar: ” Biz neyiz?” , “Kimiz”.
Can Eryümlü, “Son Antlaşma” nın kurgu-bilime yaklaşan, hatta fantastik edebiyatın diğer alt türleri ile de kimi zaman öpüşüp koklaşan kurgusunu hayranlık uyandıracak bir beceri ile inşa ettiği gibi, bu kurguyu insan merkezli tutmak gibi nadir görebildiğimiz çetin bir işi de başarıyor . Hayal gücü inanılmaz ölçüde zengin, alt-üst edici ve baştan çıkarıcı. Gösterişsiz ama duru dili bu tür bir romana çok yakışıyor, okuyucunun (sayın yolcular!) kurgunun gücünü açıkça hissetmesini sağlıyor.
Kuşkusuz, bu davetiye tek bir yolculuk için değil. Okuduktan sonra çıkılabilecek yolculukların sayısı ancak kişinin kendisiyle sınırlanabilir. Ben bu davete icabet eden insanların ilklerinden olduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Müteakip yolculuklarda kendi ufuk çizgime, er ya da geç, dokunacağımı bilmek içimi ürpertse de…

 

 

 

 

Ben Senin Yazarınım – Duygu Güles

 Yazar Hkhttp://duygugules.blogspot.com/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kare – Cem Uçan

 

Yazar Hk : http://www.cemucan.com/

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bize Kuşdili Öğretildi – Murat Gülsoy / Sercan Şengün

 

  Murat Gulsoy :

 

 

 

 

 

Daha Önce Tanışmış mıydık? – Yekta Kopan

Kitaptan Bir Bölüm
Bomboş bir bahçede zürafalar görüyorsun. Dişi zürafa dünyanın en hüzünlü canlılarından biri. Hüzünlü olduğu kadar çaresiz. İnce uzun bacaklarını kırarak oturamadığı ya da yan yatmayı başaramadığı için doğum sırasında oldukça yüksekten düşecek olan yavrusunu kaybetme korkusuyla geçiriyor hamilelik dönemini. Sonra doğum anı geliyor. Yüzyıllardır süren gelenek değişmiyor ve doğanın zürafaya verdiği kabiliyetsizlik sonucunda yüksekten düşerek doğmak zorunda olan bebek zürafa, ilk nefesinden itibaren bir yaşama savaşına başlıyor. İşin acısı bu ilk savaşında düşman bir anlamda annesi. Doğum sırasında anne zürafanın altına bir ağ gerilmesi gerektiğini düşünüyorsun. Sonra bir anda kendini göbeğinde bir kordonla düşerken görüyorsun. Hafif ıslak, şaşkın ve çırılçıplak, aşağı doğru süzülüyorsun. Altında ağ yoksa düşüp ölebilirsin. Kısa bir an tepende ne olduğuna bakıyorsun, sonra gözlerin ya ağ yoksa korkusuyla aşağı doğru dönüyor ve aşağıda…




 

 

Cazname I – Tunçel Gülsoy

Türkiye’den Caz Mektupları
Özge Baykan
“Peki siz bir insanı anlamak için onun ilk olarak hangi yönünü merak edersiniz? Bizim ülkemizde doğum tarihi ve okul önemlidir, çoğu insan kendini anlatmaya böyle başlar.
Falan yılda filan yerde doğdu, şu okula gitti falanca görevlerde bulundu. Eğer ölmedi ise kişi hakkında, biraz da varsa eserleri liste halinde sayılır. Ben bu bilgileri monoton bulur ve hep doğum gününün ardındaki insanı merak ederim.”
Tunçel Gülsoy’un Osman İşmen’i anlatmaya başlamadan önce yazdığı bu satırlar Cazname’nin olağanüstü bir özeti. Fazla söze ne hacet. Gülsoy hedeflediğine tam anlamıyla ulaşmış. Yalnızca müziğiyle var olan, dinleyiciye yabancılaşmış, ona uzakta bir yerlerden bakan bir müzisyen imajı tamamen eriyor; yerini “herkes gibi” olan insanlara bırakıyor Cazname’nin röportajlarında. Okuyucu potansiyel dinleyici olarak müzisyenin kariyerine hızlı bir bakış atarken, caza kattıklarına, ürettiklerine saygısını asla yitirmiyor. Bununla birlikte meraklı bir yakınlaşma, özel hayata bir tür topluca burun sokma durumuyla karşı karşıyayız. Ama asla paparazzi merakına dönüştürmeden. Her bir cazcıyı biraz daha iyi anlamaya çalışmak için yalnızca. Sibel Köse’nin evinde geziniyoruz, o da bir yandan Tunçel Gülsoy’a kek yapıyor. Terazi burcuymuş, bir de kedisi var: Encük. Yahya Dai’nin kedisinin adı ise Şobe. Can Kozlu’nun denize büyük merakı var, “denizin, toprağın kokusunu” nasıl özlediğini dinliyoruz ondan. Birkaç satır aşağıda Erol Pekcan’ın kızı da babasının deniz tutkusunu anlatacak.
Tunçel Gülsoy takıldığı ayrıntıları yazması nedeniyle zaman zaman kimi eleştiriler aldığını söylüyor. Ama ona göre, her ayrıntının bir kişiyi anlamakta büyük önemi vardır. Bir insanın kek, börek yapışına bakarak onun müziğe ve hayata getirdiği yaklaşımla çeşitli paralellikler kurulabilir. Bu tür ayrıntıların kişilerin psikolojisini anlamakta temel işlev taşıdığını düşünüyor Gülsoy.
Röportajı yapılanları birleştiren en belirgin ortak payda elbette “caz”; ama koskoca bir yaşam hemen fark ediliyor ardında. Her müzisyen farklı bir duyarlılık, farklı bir birikim sunuyor. Özellikle okuyucuyu kazançlı çıkaran ise, yapılan müziğin arkasında ne denli geniş bir altyapının, ne büyük bir donanımın yattığına tanıklık etmektir. Türkiye’de cazın gelişimine büyük katkı sağlamış bu insanlar ülkemizde cazın konumu ve geleceği adına da son derece ufuk açıcı tesbitlerde bulunuyor; kaydedilen gelişmeleri şimdiye dek yapılmış olan ve hali hazırda süregelen sorunlarla birlikte ele alarak yeni yetişen caz müzisyenlerine de yol gösterici oluyorlar. Tunçel Gülsoy’un, kitapta toplanan yazıları ileride yazılacak bir Türk Caz Tarihi için çok önemli görmesi boşuna değil. Her biri son derece büyük bir belge, her biri derin bir öykü. Bu öyküler içinde de en can alıcı olanları Ayten Alpman, Erol Pekcan gibi duayenlerin biyografileri gibi görünüyor. Özellikle bu kuşağa ait biyografiler Türkiye’nin yakın tarihinin de büyük tanıkları. Daha genç olmaları açısından yeni diyebileceğimiz kuşağın röportajları ise, ülkemizde cazın yeni oluşumlarını görmek açısından heyecan verici. Caz müzisyenleri “caz”la özdeşleşen bir yaşama biçiminden kaynaklanan ne gibi ortak özelliklere sahipler? Müzisyenlere içkin bir “cazcı” kimliğinden söz edilebilir mi? Caz nasıl tanımlanabilir? Sınırları nerelere uzanır? Bu soruların yanıtları da satır aralarında keşfedilmeyi bekliyor.
Cazın binbir renkten müzikle kesiştiği bu coğrafyadan yetişmiş müzisyenlerin, içtenlikle, Tunçel Gülsoy’un sözleriyle “büyük bir sevgi ve saygı”yla kendilerini anlattıkları “Cazname” portreleri, hepimize yaşam yolunda son derece sağlam pusulalar sunuyor.


 

  Rüzgara Karşı II – Ömer Madra

 

Kainatın İçinde Karışık Bir Çarşı
Ben Yazıyorum Rüzgara Karşı
Şerif Erol
Ömer Madra, ‘Rüzgara Karşı’ isimli -ve şu elinizin altındaki sanal kitabın ilki sayılabilecek- kitabının ‘sunuş’unda, “Yazıların kitaba dönüşüp yayınlanması süreci,” diyor, “-kolay kolay açıklanamayacak, çünkü kolay kolay anlaşılamayacak nedenlerden ötürü- hem acıklı, hem de komik bir “serüven”e dönüştü ve neredeyse üç yıl sürdü!”
Benim için ise, ‘Rüzgara Karşı II’nin yayına hazırlanması vazifesine beni layık gören Murat Gülsoy kardeşimin kimi zaman alnında boncuk boncuk terler birikmesine sebep olduğumu tahmin etmeme rağmen (teslim tarihini sürekli geciktiriyordum çünkü) bu iş üç ay bile sürmedi. Bu, hiç şüphesiz, konusuna fevkalade hakim ve cevval bir editör olmamdan kaynaklanmıyordu. Ancak, şu kadarını söyleyebilirim: Bir Ömer Madra okuru olmamın semeresini gördüm elbette.
Yoksa nerdee üç ay?..
Şimdi yeri gelmişken okuru olmamın yanı sıra geçen üç seneden beri tanışı olmamın da “kolay kolay açıklanamayacak, çünkü kolay kolay anlaşılamayacak nedenler” hakkında bir fikrim olmasını sağladığını söylemeliyim. Çünkü karar vermek kainatın en zor işidir Ömer Madra için. Bilhassa yazı yazarken o kadar ince eler ve sık dokur ki onların bir de yayına hazırlanmasının kendisi için yazmaktan daha zorlu bir iş haline gelmiş olabileceğini rahatlıkla kestirebiliyorum.
Mamafih, bu eleme ve dokuma titizliği Madra’nın yazılarını (köşe yazılarının kaderi gereği aktüelle doğrudan dirsek teması içinde olsalar bile) eskimez kılar. Bu özellik, üslubundan ve bakışından kaynaklanır. Kalemi elime geçirmişken kişisel bir tespitte bulunmak cüretini göstereceğim; ben Madra’nın yazılarının, okurken ‘gözümüzün önüne getirilebileceğine’ inanıyorum. Hayat karşısında saf, savunmasız ve bu dezavantajlarına rağmen çok meraklı bir kişinin, şu dünyada başımıza gelenler karşısında bir şaşkınlıktan bir diğerine sürüklenişi, günlük bir köşe yazısını hayalde canlandırılabilir bir minik serüven haline getirmektedir çünkü. Mesela, yılbaşı sabahı uyku mahmurluğuyla gözlerini oğuştururken dünya nüfusunun büyük bir kısmının hala açlık çektiğini hayretle öğrenmekte ya da siyasi gelişmeler karşısında ağzı bir karış açık kaldığı için tatilde yüzerken boğulma tehlikesi geçirmektedir -buna ‘Madragil ironi’ de denmiş ve böylelikle bencileyin acemi bir editörün tarif ve tespit yükü zamanında fazlasıyla hafifletilmiştir.
Gene de ‘merak’ ile ‘bakış’ hususlarında bir iki kelime daha söyleyeceğim.
Birazdan okumaya başlayacağınız yazılar toplamının, Madra’nın merak ettiği ya da ilgisini çeken konular hakkında size tam tekmil bir fikir vereceğini düşünüyorsanız fevkalade yanılıyorsunuz. Onlar, burnunu sokmayı becerebildiklerinin sadece bir kısmıdır.
‘Bakış’a gelince, Madra -benim de birkaç seneden sonra çok şükür biraz anlar gibi olduğum üzere- ‘Hayat’a bakar. Ama nereden? Kainatın mümkünse ve tercihan yüksek bir yerinden. İnsanın, insan diye anılıp insanca yaşayamayanların, hayvanların, bitkilerin, mikro ve makro organizmaların, çevre kirliliğinden mustarip olanların, dünya nimetlerinden haklı payını alamayanların, “olağan ve sahici” bir ömrü olamayanların hayatlarına bakar. Baktıkça onlar için çok üzülür ve oturup bir yazı yazar ancak… Elinden gelen budur.
İyisi mi, yakalarınızı kaldırın ve okumaya başlayın. Ama sahiden kaldırın. Zira baktım da ilk kitaptan bu yana rüzgarın şiddeti de meğer fena halde artmış.

 DOWNLOAD

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.